11 Eylül 2014 Perşembe

Ayıptan değil Saygıdan olsun

Üniversitede Fransız bir hocamız vardı. Tam bir Avrupalı, hatta daha da sınırlarsak Fransız bakış açısına sahipti, haliyle. Bir gün derste, konu nasıl oraya gelmişti hatırlamıyorum, bizim "ayıp" sözcüğümüzün ne kadar saçma ve anlamsız olduğundan söz etmişti."Ayıp" sözcüğünü ve "ayıp" kavramını onun kadar sert ve kesin olarak dışlamıyorum ama o günden beri bir mesafem var o kavrama. Daha az kullanıyorum. Hatta çocuklarla konuşurken kullanmamaya gayret ediyorum. Bizim kültürümüzün getirdiği bir anlamı var ama "o öyle yapılmaz, ayıp" demek hakikaten içi boş gelmeye başlamıştı o hocamın bakış açısını dinledikten sonra.

Bugün Özgür Bolat'ın şu yazısını okuyunca işte, dedim, bu sebepten içi boş ve ters geliyormuş bana ayıp kelimesi. "Ayıp" dış referanslı bir kavrammış. "İnsanlar ne der", "hakkımda iyi düşünmezler", "başkaları hakkımda iyi düşünsün diye şöyle değil böyle davranmalıyım" anlamı var bu kavramda. Halbuki onun yerine "şöyle davranırsam karşımdakine saygısızlık etmiş olurum, bu yüzden böyle davranmalıyım" anlamı hükmetmeli davranışlarımıza. Yani kendi ilkelerimiz, kendi değerlerimiz, iç referanslar, bizi yönlendirirse o vakit kendimiz olarak davranırız. Sorumluluklarımızı kendi değerlerimizle yerine getirir, insanlarla "ne der" diye düşünerek değil gerçekten saygı duyarak iletişim kurarız. 

Bu konuyla ilgili Kaan ve Zeynep hareketlerinden örnekler vereyim:
- Gece uyku saatleri yaklaşınca nedense azıyor benimkiler. Güle bağıra koşmacalar falan... Kaan artık şöyle diyor: Zeynep, bu saatte koşulmaz, komşular uyuyor. (İtiraf etmeliyim: kendi kendilerine uyuma alışkanlıklarını kazandırırken ilk başlarda, sabrımızın taştığı anlarda, "üst kattaki komşu kızacak" diye korkuttuğumuz oldu. Yapmamalıydık. Ama şu an Kaan'ın bu sözünün altında "uyandırırsak bize kızarlar" değil de "uyandırırsak saygısızlık olur" anlamı var(ya da öyle olduğunu umuyorum). Çünkü bunun için, o ilk korkutmalarımızdan pişman olduktan sonra, "komşular uyumak istiyorlar, bizim yüzümüzden uyanmasınlar" gibi cümleler kurdum sıklıkla. Umarım zarardan dönmüşüzdür ve benim tahmin ettiğim gibi korku değil saygı vardır Kaan'ın sözlerinde.) 

- Çocuklarla parka çıkmaya başladığımızdan beri sokakta parkta ne zaman çöp görsem yere atılmaması gerektiğini söylerim, "her yer pis olur" derim. Atarsak bize kızarlar demem hiç. Geçen mart ayındaki yerel seçimlerde muhtar adaylarının her yere dağıttığı, hatta attığı tanıtım broşürleri parkın her yerine dağılmıştı da Zeynep ve Kaan'la çoğunu toplamıştık. Parkta oyun oynarken yere atılmış bir ambalaj görsem hemen çöp kovasına atarım. Geçen gün Zeynep oynarken bir kraker paketi gördü yerde ve oyuna ara verip onu çöpe attı. Gurur duydum. Öğretmek istediğim şeyi öğrettiğimi görmek mutlu etti beni. Her ne kadar evde işi oyuna döküp pilavları makarnaları avuç avuç yere atsalar da dışarıda yerlere çöp atılmaması gerektiğini biliyorlar. Burada sanırım yine Özgür Bolat'ın şu yazısında anlattıklarının da önemi ortaya çıkıyor. Bu yazıda kitap okuma alışkanlığından örnek vermiş yazar. Ben onu malesef beceremedim henüz. Bizimkilere ne zaman kitap okumaya kalksam kitap mefta olup çıkıyor. Aslında bu konuda ne yapmam gerektiğini de pek bilmiyorum. Kitabı boyayıp parçalıyorlar. Kitap okurken not almayı, altını çizmeyi seven biriyim boyamalarına izin versem de yırtma aşamasına gelince mi müdahale etsem, yoksa kitaba yakın olsunlar da nasıl olursa olsun mu desem, yoksa kitabı dokunulmaz mı ilan etsem? Bunu nasıl yapsam? Bilemiyorum. Yoksa sadece kendi kitabımı alıp önlerinde kitap okumam yeterli olacak mı dersiniz? Ne dersiniz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder